Bir damla umut pesinde! |
Bir damla umudun eksikliğiyle düştük biz yollara... |
Her mesleğin kendine özgü sorunları, çözülmeyi bekleyen dertleri var… Mücadeleler hiç bitmez; ancak mücadelelerin iyi sonuçlar elde edebilmesi için ihmal edilmemesi gereken bir şey vardır: birlik olmak. İşte, çeviri öğrencileri de kendi mesleklerini ve konumlarını iyileştirmek için bir araya geldi 2010 yılında. Adına da Türkiye Çeviri Öğrencileri Birliği (TÜÇEB) dediler. Biz olduk. Bir olmanın, birlik olmanın temellerini attık. Biliyorduk ki, bir arada durursak ve amaçlarımızı birlikte savunursak başarırdık. Çünkü amaçlar ortaktı, çünkü hayaller ortaktı ve umutlarımız birdi. Aynı umutlarla koyulduğumuz yolda, bir büyük etkinliği daha geride bıraktık dün.
13 Nisan 2012 tarihinde, İstanbul Üniversitesi Çeviribilim bölümündeki değerli arkadaşlarımızın da emekleriyle, TÜÇEB Marmara Bölgesi etkinliği gerçekleştirildi. İstanbul Üniversitesi oradaydı, Boğaziçi oradaydı, Marmara oradaydı, Arel oradaydı, Okan oradaydı, Beykent oradaydı… Biz oradaydık! Çeviribilim alanının değerli hocaları da bizi bu sevinçli günde yalnız bırakmamışlardı. Öyle taze, öyle güçlü bir alanız ki… Makalelerini okuduğunuz, dersini aldığınız insanlar bu alanın Türkiye’de önde gelen isimlerinden oluyor. Bu büyük bir şans bizler için.
TÜÇEB etkinliği iki kıymetli arkadaşımızın, iki Gökhan’ımızın TÜÇEB tanıtımı ile başladı. Neden birlikte, neden bir arada yürüdüğümüzü bizimle ilk defa tanışanlara anlatmaya çalıştılar. Çevirmenlerin haklarını savunmak için uğraşan başka topluluklar da var tabii ki. Çev-Bir var mesela, Çev-Der, ÇİD, TKTD… Bizim farkımız neydi peki? TÜÇEB’in esas amacı “farkındalık yaratmak” ve aslında öğrencileri ileride bu birliklere, derneklere hazırlamak. Mezun olduklarında, bu derneklere katılım koşullarını sağladıklarında, orada görev alabilsinler diye bizim mücadelemiz. Örgütlü olmak önemlidir, örgütlü olmak tek başına çözemeyeceğin sorunların hep birlikte halledilmesine giden yolu açar.
Toplantının ilk oturumunda günümüzdeki edebiyat çevirisini konuştuk, farklı alanlara bir göz attık. Yayın dünyasının sıkıntılarından, tiyatro metinleri çevirilerinden, çocuk edebiyatı çevirilerinden söz ettik. Kendimizi yarınlara hazırlamak istiyorsak, yöneleceğimiz alanları da çok iyi tanımamız gerekiyor.
İkinci oturumda ise sektör ve çeviri eğitimi bağını konuştuk. Bu bizim biraz da kanayan yaramız aslında. Sektörün beklentileriyle çeviri eğitimi bir türlü paralel bir çizgiye oturtulamadı. Ancak bu mesele böyle tek bir toplantıyla çözülecek gibi de değil tabii… Ama TÜÇEB boş durmuyor. 4 Mayıs günü, Ankara’da toplanıyor, Hacettepe Üniversitesi Çeviri Kulübü’nün ev sahipliğinde ne zamandır beklediğimiz büyük ulusal etkinliğimizi gerçekleştiriyoruz. Bu etkinlikte üst başlık “Çeviri Eğitimi” olacak. Bu sefer öğrenciler kendi bildirilerini sunacak, kendi dertlerini anlatacak…
Her şeyden öte, TÜÇEB’in çeviri öğrencileri için önemini en iyi atalarımız anlatmış: “Birlikten kuvvet doğar.”
Sevgiler…
Damla

Bir anne, bir eş, bir ev hanımı. Erkek egemen toplumda kadın kimliği önce babası, sonra kocası tarafından bastırılan Nora. En sonunda kadın ile erkeğin geleneksel rollerinin suratına kapıyı çarpıp çıkan ve bardağın taşmasına neden olan o son damla ile hürriyetinin peşine düşen Nora. Nora’nın geçirdiği değişimi Henrik Ibsen’in gözünden, Jale Karabekir ve Feride Eralp’ın çevirisiyle izliyoruz.
Dışarıdan bakan birinin farkına varamayacağı bir kafesin içine hapsolmuş bir ‘tarlakuşunun’ öyküsü aslında Bir Bebek Evi. Nora, Torvald Helmer’in pek sevgili karısıdır. Helmer ise toplum kıstaslarına göre ideal bir kocadır. Dürüsttür, ahlaklıdır, karısına ve çocuklarına derinden bağlıdır. Her kadın böyle bir adamın karısı olmaktan mutluluk duymalıdır. Önceleyin Nora da böyle hissetmektedir. Kocasına tapar, hiç sorgulamadan onun her dediğine inanır. Oysa Emma Goldman, Bir Bebek Evi ile ilgili yazdığı ve kitabın arka kapağında da bir kısmına yer verilen incelemesinde şöyle sorar: “Bir kadın için bir yabancıyla yaşamaktan ve onun çocuklarını doğurmaktan daha alçaltıcı şey var mıdır gerçekten?” Sorarken, sorunun cevabını da pekâlâ biliyor Goldman.
Bir kadın Nora gibi tutkuyla sevdiğinde gözü hiçbir şeyi görmez olur. Bu yüzdendir ki, kocasının sağlığı bozulduğunda topluma ters düşecek olmasına rağmen, kocasına haber vermeden borç para alır bir tefeciden. Oysa insanların böylesi durumlara bakışı bellidir; Nora’nın yakın arkadaşı Bayan Linde bile olayı öğrendiğinde “Bir kadın kocasının izni olmadan borç alamaz,” der. İzni olmadan bisküvi bile yiyemediğiniz kocanızın, size bir yabancı olduğunu fark ettiğinizde ne hissederdiniz peki? Muhtemelen Nora’nın hissettiklerini…
Kocasının iyileşmesi için borç almayı, dişinden tırnağından arttırdığı ile bu borcu ödemeyi vazife bilen Nora tamamen iyi niyetlidir. Kendi güvenliği ve hayatı da bu şekilde tehdit altında olsa, kocasının, idolünün, bir mucizeyi gerçekleştireceğinden emindir. Yaşamının tek amacı, toplumun ondan beklediklerini eksiksiz yerine getirmektir bir noktada. Evlenmeden önce babasının her istediğini yapan, evlendikten sonra ise kocasının sözünden çıkmayan Nora, sürekli denetim altında geçirir ömrünü. Bu fedakârlığının karşılığını görmeyi beklerken, kocası onu hayal kırıklığına uğratır. İşte tam da bu sükût-u hayal, bizim metnimizin kırılma noktasıdır. Tefecinin tehdit ettiği Nora, kocası tarafından da dışlanır. Çünkü Helmer’a göre ahlaksız bir ebeveyn kendi çocuklarını da zehirler. Nora’yı bu konuma ittiği anda da, değişimi başlatacak hatayı yapmış olur.
Yazıldığı dönemden itibaren tepkileri üzerine çekmiş bir oyun metnidir Bir Bebek Evi. Öyle ki, Aralık 1879’da ilk yayımlandığında ve Danimarka’da ilk gösterimi yapıldığında çok ciddi tartışmalar yaratmıştır. 19. yüzyılın evlilik düzenine ve toplum normlarına alışılmadık bir noktadan bakarak insanların yüzüne acı gerçeği çarpmıştır. Böyledir insanlar, hoşlanmazlar hatalarının karşılarına çıkmasından. Gerçekle yüzleşmekten kaçan toplum, çareyi oyuna tepki göstermekte bulmuştur. Michael Meyer, 1967 yılında Ibsen üzerine yazdığı kitabında şu gerçeğin üzerinde durur: Oyunun teması sadece kadın hakları değildir. Aslında her bir birey gerçekten nasıl biri olduğunu bulmaya çalışmalı ve kendi istediği gibi davranmalıdır.
Avrupa’da bir dönem bu oyun çok tepki görmüş, üç perdelik oyuna epey baskıyla dördüncü bir perde yazdırılmış neticede… Bu dördüncü perdede, Nora kocasının baskı rejimine geri dönüyormuş. Üstelik Nora’nın o çok sevdiği bisküvileri yemesine kızan kocası, bu perdede kendisi çıkarıp ona bisküvi veriyormuş. Yani, uslu bir ‘çocuk’ olup evine dönen Nora ödüllendirilmeyi hak ediyormuş. Neyse ki, bizim elimize ulaşan hali bu müdahaleden geçmemiş olanı.
Çeviri ile ilgili olarak da birkaç söz söylemek gerek. Çevirinin ne denli özenli ve bilinçli yapıldığını çevirmenlerin önsözlerinden de anlamak mümkün. Jale Karabekir ve Feride Eralp, Ibsen’in bu güzide eserinin Norveççeden İngilizceye yapılmış farklı çevirilerini değerlendirerek, en geçerli kaynak metne ulaşma çabasına girişmişler. Tiyatro metinleri yazılması ve çevrilmesi zor metinlerdir. Her bir karakterin farklı bir sesi vardır ve çeviride bu sesler orijinalindeki kadar belirgin olmalıdır. Örneğin, Nora’nın geçirdiği değişim onun kelime seçimlerini ve konuşma tavrını etkiler. Doğal olarak, metinde de bu değişim gözlenebilir olur. Tiyatro sanatını yakinen bilen iki çevirmenin bu metninde, bu tür detaylara ve oyunun dramatik yapısına gereken özenin gösterildiğini görmek mümkün oluyor.
BİR BEBEK EVİ (NORA)
HENRIK IBSEN
ÇEVİREN: JALE KARABEKİR-FERİDE ERALP
AGORA KİTAPLIĞI
**
NOT: Bu yazı, TARAF KİTAP‘ın 13 Nisan 2012 tarihinde yayımlanan Nisan sayısında yer almaktadır.
Güvenlik kameraları her yerdeler… Başınızı kaldırdığınızda her an biriyle göz göze gelebilirsiniz.
Küçük çaplı suçları önlemek/cezalandırmak için kullanılan bir kameranın asla “işe yaraması gerektiği anda” çalıştığına da şahit olamazsınız. Belki de sorun kameralarda değil, o kameraların başında kimin olduğundadır… Birileri gözaltında öldürülürken, nezarethanelerdeki kameraların hiç çalışmaması gibi mesela… Tanıdık mı geldi?
İngiltere’deki bir araştırmaya göre (bir ödevim için bu sistemleri araştırmıştım), bir birey gün boyu ortalama 300 kameraya yakalanıyor ve bu kayıtlar sınırsız süreler boyunca kurumlarca saklanıyor. Bu istatistiklere göre de, İngiltere kamu alanlarında en çok kamera bulunduran ülke zaten. Buna rağmen Londra’da 1000 güvenlik kamerası sadece bir suçu çözmeye yetiyor, iş ortalamaya döküldüğünde…
Kişi başına düşen kamera sayısı tüm dünya çapında böyle fazlayken, suç oranının tam aksine daha da yoğunlaşması da işin incelenmesi gereken bir boyutu pek tabii.
Fotoğrafta şunlar yazıyor:
“Aldığınız her nefeste
Yaptığınız her harekette
Kırdığınız her zincirde
Attığınız her adımda…
Sizi izliyor olacağım!”
**
NOT: Fotoğrafta görülen The Police’in 1983 yılına ait albümü Synchronicity’den “Every Breath You Take” şarkısının sözleri. Ancak Sting de şarkı ilhamının Big Brother kavramı üzerinden geldiğini söylemiş zamanında. Konuyu bu yönden tutabiliriz bence. Bu yüzdendir you’ları siz diye çevirmem. Nereden istersek oradan anlayabiliriz… (şarkı sözü hatırlatması sonradan yapıldı, geç olsun güç olmasın.) [http://www.youtube.com/watch?v=OMOGaugKpzs]
**
Noam Chomsky ve Noam Chomski pek sevdiğim iki adamdır. İkisinin de düşünceleri bana hep yeni ufuklar açmıştır. İsimleri yüzünden karıştırılırlar fazlaca. Bu söz Chomski olandan. Diyor ki… Bu bizim kitle iletişim araçları, vatandaşları sadık/itaatkâr müşterilere dönüştürmek için çok çalışıyor! Haklı, çok haklı!
Ne güzel demiş! buket uzuner, selin ve cem’le yolculuklar, sf. 41-42 (via belokan)
Uğur Mumcu’dan…
Işık Kansu, Cumhuriyet Gazetesi için Uğur Mumcu’nun hiçbir yerde yayınlanmamış konuşmalarını derlemeye başlamış. Yakında gazetede okuyabileyeceğiz bu demeçleri.
Dünkü (22 Ocak 2011) Cumhuriyet’te de tanıtım amaçlı bir kısım yayınlanmış bu konuşmalardan. Gazetenin bu kısımlarını kesip saklayacağım! Okumayanlar için de doğrudan buraya aktarıyorum. Hakikaten bugünü görmüş Uğur Mumcu…
Yarın ölüm yıldönümü.
Sevgiyle, özlemle anıyoruz.
Rehberlik dersi çerçevesinde Ölü Ozanlar Derneği‘ne dair değerlendirme isteyen hocama yazdığım metnin bir kısmı bu. Aslında bu yazı benim içindi, kitabı raftan indirip tekrar koklayabilmek içindi… Ne de güzeldi, yeniden dokunmak Ölü Ozanlar’ın satırlarına…
İyi okumalar…
Her çocuk işlenmeyi bekleyen bir cevherle doğar. Nerede yaşadığı mühim değildir, ailesinin kim olduğu, maddi durumunun nasıl olduğu, hangi milletten olduğu, adının ne olduğu hiç mühim değildir. Boş bir defter gibidir çocuk, öğrenmeyi öğrenmek ister. Öğrenerek büyümelidir çocuk, öğrendikleriyle büyümelidir. Fakat büyüme aşamasında ebeveynler ile toplum ve toplumun beklentileri çocuğun öğrenme eylemini şekillendirmeye başlar. Çocuk öğrenmeyi değil, öğretileni öğrenir. Bu yüzden toplumda birbirinin aynısı, tek tipleştirilmiş bireyler ortaya çıkar. Anı yaşamayı bilmeden, kendilerine dayatılanlara tutsak olurlar.
Ölü Ozanlar Derneği, bu tek tip öğrenci profilinin bir tek yol gösteren bile olduğunda nasıl değiştirilebileceğini gösteriyor aslında. Yeni edebiyat profesörü John Keating öğrencilerine sadece şiiri sevdirmekle kalmıyor, onlara “günü yaşamayı” da öğretiyor. Ciddi, disiplinli ve saygın bir akademide öğrencilerin ‘başarı’ odaklı eğitiminde bir farklılık yaratıyor Keating.
Gerek film gerekse Kleinbaum’un aynı adlı kitabı, kendilerini kalıplara mahkûm etmiş ve bu kalıpların dışındaki dünyayı hayal dahi edemeyen öğrencileri gözler önüne serer. Çocuklar dışında her şeye öncelik veren baskıcı bir okul düzeni bizim ülkemizin de gerçeği.
Hâlâ kendimizi ve geleceğimizi değiştirmek için bir adım atabiliriz. Filmdeki dizeyi hatırlayın: “Gather ye rosebuds while ye may, old time is still a-flying; and this same flower that smiles today, tomorrow will be dying.” Duralım düşünelim ve tekrarlayalım: “Vaktin varken tomurcukları topla, zaman uçup gidiyor. Bugün gülümseyen bu çiçek, yarın ölüyor olabilir.” Çiçeği öldürmeden, sistemi değiştirmeliyiz. Belki de şöyle bitirmek gerekir… “İnsanların size ne söylediği önemli değil, sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirebilir.”
15 Ocak 2012
NOT: Öğrenci arkadaşlarım, rica ederim kendi ödevinizi kendiniz yapın! :)
Sevgili Evren, gel bi otur karşıma ciddi ciddi konuşalım.
Yıllardır bize “olumlu düşün olumlu olsun” diye öğrettiler. Güya Evren’in enerjisi duyarmış da bu düşünceleri ona göre reaksiyonunu görürmüşüz düşüncelerin. Hadi oradan desem, kabalık mı etmiş olurum?
Sana yolladığım tüm pozitif enerjiyi nerenden anlıyorsun onu merak ediyorum mesela. Başıma gelen tüm bu zımbırtıların başka bir açıklaması yok. Mutluluğu ucundan azıcık gösteriyorsun, sonra hooop… Alıveriyorsun elimden. Hayatı, aşkı, mutluluğu gösterip gösterip elletmemekle ne amaçlıyorsun?
Sonra şunu merak ediyorum… Bir şeyi çok çok isteyip çok çok uğraşınca olmuyor da, umudu kesince oluyor ya… Hatta bazen o zaman bile olmuyor! Neden? Neden yani? Küçükken bize “yeterince istersen olur” dediler hep. Niye olmuyor pardon?
Bak şimdi, doğruya doğru. Bir şey için emek vermemişsen, ter dökmemişsen o zaman onu elde edeme bi zahmet. Ama yıllardır iyi bir şeyler umup da eli boş kalınca bi tuhaf hissediyor insan.
Diyelim ki hayallerim için çırpınıyorum yıllardır. Nasıl gerçeğe dönüşecek bunlar, yol vermezsen? Bekliyorum bekliyorum, bir adım ilerlemiyor hiçbir şey. Oysa saatler su gibi, bak yeni yılın 5. gününü tüketmek üzereyiz. Geri kalan günlerde daha mı iyi olacak her şey? Tek umudumu da başıboş bıraktım, dolanıp duruyor ortalıkta.
Bak Evren’ciğim, mademki “iyilik yapan iyilik bulur” diye bir söz var… Birikmiş iyilik borçlarımı ne zaman tahsil edebilirim? Bana iyilik yapan nadir insanlar aldılar mı karşılıklarını peki? Tam olarak nasıl yürütüyorsun bu sistemi?
Neyse sevgili Evren, konuşursam susmam biliyorsun. Şimdilik bu kadar yeter. En çok neye kızgınım ama biliyor musun… Hani iyi bir çocuk olursak Şirinler’i bile görürdük? Ohooooo…
Haydi iyi geceler… Bari bu isteğimi duy da bu gece de kabus görmeyeyim. Öperim.
Ne güzel bir ezgidir, Ezginin Günlüğü… Bizi bize hatırlatırlar, bizi anlatırlar, inceden yüreğimizin sızlayan yerine dokunur ve bir damla gözyaşının yanağımızdan süzülmesine sebep olurlar…
Ne güzeldir Ezginin Günlüğü… Hayatımızdaki “Eksik Bir Şey”i aratırlar… Tamam sandığımız her şeyi bir sorgulayıp, gözlerimizin daldığı eksikliğin peşine düşeriz. Gökyüzü ciğerimize dolar, yine anlayamayız neyin eksik olduğunu. Terliklerimizle kalkıp gitmek isteriz “ona”…
Sonra “Zerdaliler” düşer aklımıza. Sustukça konuşuruz. Sevdayı anlarız, içimizde yıllardır uyuyanın sevda olduğunu anlarız. Naif bir seslenişle ulaşır sesimiz sevdiceğe… Gecenin karasına kanıp, bir sandala bindirip uğurlarız hayallerimizi…
Ardından “Yan Kalbim” diyen feryadı duyarız. “Yan kalbim yan… Kaçamazsın sevdadan” diyerek kaçtığımız gerçeği suratımıza çarpar bu ezgiler.
Bu hüzünlerin ardından, ‘gel biz bir rahatlatalım seni’ diyerek Düşler Sokağı’na davet ederler… Aklımız kaçıverir elimizden. Sevdiğimiz başka, sevenimiz başkadır hep; hayatın nanik yapan tarafıdır bu.
“Aşk Bitti” derler de, bunu derken kendileri de inanmazlar… Biter miymiş hiç aşk? Yaşanır mıymış aşksız? Hiçbir şey olmamış gibi unutulur mu her şey? Aslında bu yazının çıkış noktası tam da bu soru. Unutulabilir mi her şey… Bir daha geçilmez mi Kadıköy’den?
Dün akşam, Kadıköy sokaklarında dolaşırken kulağımda bir ezgi başladı. Tesadüf müydü, gözlerimin dolmasını sağlayacak bir işaret miydi bilemiyorum şu an bile. Daha sözler başlamadan beni Kadıköy sokaklarının bir parçası yapıverdi. “Kadıköy…” Bir yağmurlu bahçede, hiçbir şey söylemeden gidenlerin hikâyesi… Yıllar küllense de izleri geçer mi aşkın? Yürek ateşten kurtulsa da… Geçmiyor işte! Peki, kolay mı öyle geçmemek bir daha Kadıköy’den? Unutup bir başkasına sevdalansa da insan, unutur mu Kadıköy’deki anıları? Akşam vapurunun o telaşından uzak kalabilir mi? Haydarpaşa’nın o ihtişamına dalmadan geçirebilir mi günlerini? Sokak kedileriyle, duvarlarla, ağaçlarla, anılarla konuşmadan durabilir mi insan? Hiç tanımadığı bir dükkân sahibiyle iki satır muhabbet edip, çayını içmeden günü güzelleşir mi?
Gerçekten insan unutur mu anılarını? O köşe başında kimi gördüğünü, o kaldırımda kiminle konuştuğunu, o sokakta kimi öptüğünü, hangi duvara yaslanıp dinlendiğini, hangi dükkâna sığınıp ağladığını, kimlerle yürüdüğünü, kime sarıldığını, neden güldüğünü, Kadıköy’ün her bir sokağına neler gizlediğini unutabilir mi? Unutabilir miyim? Yana yana kül olsa da unutur mu insan? Yine geçer Kadıköy’den. Yine geçmeli. Anılar insanı hiç yalnız bırakmayan yoldaşlar… Hiç vazgeçilir mi?
Yeri gelmişken dinleyelim: http://fizy.com/#s/1gr2r6
“Geçmiş” geçer mi hakikaten?
Mezar yazısı
Bir gün beni sevecek olursun,
Severken cesur ol küçük.
Öpüşürken ağırlaşıyorsa dudakların
Ve sağırlaşıyorsa ne varsa olan...
Anadolu Efes - Olympiacos maç ilanı. “Baklava bizim! Döner bizim! Maç da bizim!”
26 Aralık 2011 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin,...
Yani şimdi “Ben söylemiştim” demek istemiyorum ama seçim sonuçlarının böyle olacağını ben söylemiştim. Dinleyen yok ki o hooo.
Crossing (by JRN*)
Glücksburg Castle, Germany (by the_oli)